iCRA KURULU:Dr.Baymirza HAYIT, Prof.Dr. Dursun YILDIRIM, Prof. Dr. Ahmet Bican ERCILASUN, Prof.Dr. Yumni SEZEN, Doçent. Cemal ZEHIR, Gaz. Yazr. Rasim EKSI HUKUK DANISMANLARI: Av. Izzet CEMIL FIDAN, Av.Ilker TURNA, Av. Ömer YESILYURT, Av. Hakki KURTULUS, Av. Mehmet TASDELEN... SITE SORUMLULARI:Genel sorumlu: Erhan ÖZTUNC, Teknik Sorumlu: Naci ERKOVAN, Halkla Iliskiler: Melih YILMAZ...
1983 yılının Mayıs ayıydı. Konya Askeri Cezaevinden alınarak başka bir mahkemem için İzmir Buca Cezaevine getirildim.
Yol boyunca tam bir ölüm mahkumu muamelesi görmüş, dünyaya bir veda psikolojisiyle bakmıştım... İçimde bir his bu güneşi, bu ağaçları, bu dünyayı bir daha görmeyeceksin diyordu. Bu duygularla bir şafak vakti, Buca Cezaevine teslim edildim.
Mahkeme saatine kadar, kapıaltı tabir edilen, mahkemeye giden tutukluların toplandığı yerde bekletilecek, mahkemeden sonra da verilen karara göre ya yeniden Konya ya gönderilecek ya da Buca Cezaevinde kalacaktım. Beni en çok sevindiren, aylar sonra Bursa Cezaevinde bulunan arkadaşlarıma kavuşmam olmuştu.
İhtilalden 3 yıl sonra, onlarla ilk defa görüşecek, ilk kez de kucaklaşma imkanı bulacaktım. Ama beni asıl sevindirecek olan, birkaç hafta önce idam cezasına çarptırılan Halil Esendağ ve Selçuk Duracıkı görmem olacaktı. Bundan dolayı müthiş heyecanlanıyordum.
Halil benim yargılandığım Manisa ÜGD davasında idamla yargılanıyor, başka bir davadan (Turgutlu) idam cezasına çarptırılmasına rağmen mahkemelere getirilip götürülüyordu.
Sabahın erken saatlerinde geldiğim Buca Cezaevinde hep onları düşünüyordum. İdam alan ve aylardan beri ölüm hücresinde infazı bekleyen arkadaşlarımın halet-i ruhiyelerini, ölüm cezasını nasıl karşıladıklarını merak ediyordum.
Mahkeme saati yaklaştıkça yavaş yavaş koğuşlardan çıkarılan tutuklular da kapıda görünmeye başladılar. Gelenler içinden tanıdıklarla kucaklaşıyor, derin bir hasretle birbirimize sarılıyor, duygulu anlar yaşıyorduk.
Koğuşlardaki tutukluların kapı altına alınması bittikten sonra, sıra ölüm hücresindeki arkadaşlara gelmişti. Merak içindeydim, üç yıl görmediğim Halil acaba ne durumdaydı? Kesinleşen ölüm cezasını nasıl karşılamıştı?..
Kafam bu sorularla meşgulken, Halil Esendağ mütebessim bir yüzle çıka geldi. Yüzü çektiği çilelerle temizlenmiş, parlatılmış gibiydi. Asırlardır birbirimizi görmemiş insanlar gibi hasretle kucaklaştık. Sanki kalplerimizden birbirimize tatlı, ılık bir şeyler akıyordu. Kısa bir hal-hatır firsatı bile bulamadan gardiyanlar çağırdı, ikişer ikişer kelepçelenerek ring aracına bindirildik. İsteğim üzerine benim elim Halil in eliyle kelepçelenmiş; böylece mahkemeye gidinceye kadar yolda birkaç kelime olsun konuşma imkanımız olmuştu...
O konuşurken bütün dikkatim satır aralarına gizlenmiş gerçek düsüncelerindeydi. Acaba korkuyor muydu? Acaba herhangi bir irade zaafı geçirmiş miydi? Vakit ilerledikçe Halil in tek kelimeyle; onu yendiğini ve ona çoktan hazır olduğunu görecektim. Ölümden bahsederken gülüyor. Allah tan ne gelirse baş üstüne, diyordu...
Mahkemeye gelirken zaman zaman öteki arkadaşların sorularına cevap veriyor, böylece önceki mahkemeye giderken de olup bitenlerden haberdar oluyordum...
Bir arkadaş:
-Gönderdiğimiz Gelinlikleri aldınız mı? diye sorunca
- Aldık demiş.
- Nasıl oldu deyince de:
- Biraz uzun oldu deyivermişti...
Sonraları mahkeme İzmir de kalmama karar verince ben de soruyu soran arkadaşlarla beraber aynı koğuşa konulmuş ve o zaman bu gelinlik meselesini sormuştum.
- Nedir bu gelinlik? Ben bir şey anlayamadım? deyince anlattılar:
- Geçen mahkeme Halil, bizden iki kefen istedi. Devletin idam esnasında giydirdiği kefenin torba gibi bir şey olduğunu, o kefenleri giymeleri halinde ellerinin, kollarının içeride kalacağını, rahat can çekişemeyeceklerini söyledi.
Biz de koğuşa dönünce, elimizdeki avucumuzdaki parayı bir araya getirdik ama iki kefen alacak parayı bulamadık. Koğuşta 23 kişiyiz, üzerimizden iki kefen parası çıkmadı. Sonunda bir arkadaşımızın ailesinin getirdiği iki beyaz nevresimi cezaevi terzisinde diktirerek onlara gönderdik. Gelinlik dediğimiz, onlara gönderdiğimiz kefenlerdir...
Çok sonradan anlamıştım Gelinliklerimiz uzun geldi derken kefenleri giydiklerini, kimbilir kaç gece böyle Azrail i bekleyerek sabahladıklarını...
Ayrıca şu satırları yazdığım sırada bile düşünmeden edemiyorum nasıl oluyordu da 23 ülkücü iki kefen alacak parayı bulamıyordu. Halbuki tam o sıralar Türkiye de ve Avrupa da paralar toplanıyordu, ama nedense bir türlü cezaevlerine ulaşamıyordu. Bu hareketin kefen soyuculuktan zengin olan nice haini şimdi saygın adam rolünde geziyor; ama kim kimden hesap soracak???
Mahkeme salonunda duruşma saatini beklerken artık ölümü yendiğine emin olduğum Halil e sormuştum:
- Nasıl bir gecede asılmak istersin?
Halil biraz düşünmüş daha sonra cevap vermişti...
- Yağmurun hafif çiselediği bir gecede...
Duruşmadan sonra mahkeme benim İzmir de kalmama karar vermiş, arkadaşlarla birlikte Buca Cezaevine dönmüştüm. Kapıaltında Halil aramızdan alınmış, başka bir aleme götürülür gibi götürülmüştü. Bunun onu son görüşüm olduğunu biliyordum.
BÜTÜN GECE BUCA YA RAHMET YAĞDI...
İzmire geldikten birkaç gün sonra, yapılan istişarede koğuş başkanı seçilmiş, koğuşun düzen ve intizamını üstlenmiştim. Cezaevinde gazeteler her sabah bir sergi üzerinde koğuş kapılarına getirilir, tutuklular da mazgal deliğinden istedikleri gazeteleri alırlardı. Gazetelerimiz birkaç defa gelmemişti. Daha sonradan bunun manasını anlamıştık. İdam cezalarının infaz edileceğine dair haberlerin yer aldığı veya mahkumlarla ilgili yeni düzenlemenin gündeme geldiği günlerde cezaevi idaresi gazeteleri vermez, böylece mahkumların olay çıkarmasını da engellenmiş olurdu.
Haziran ayı gelmiş, baharın bütün tazeliğiyle kendini gösterdiği günlerden biriydi. Ama o yıllarda bize bir türlü bahar gelmezdi. Şairin: Bahar gelmiş, çiçek açmış neyleyim mısraları da bu sebeple dilimizden eksik olmazdı.
O sabah günlük haberleri herkesten önce okumak için gazetelerin gelmesini bekliyorduk Bir saat, iki saat derken, vakit öğleyi bulmuştu ama gazeteler gelmemişti. Gazeteler gecikince hepimizin içine de bir kurt düşmüştü. Acaba kim? Bugün kimi asacaklar?
Çok beklemeden sorumuzun cevabını almıştık. Bir fırsatını bulan cezaevi terzisi kapıya gelerek mazgalı açmış ve o korkunç haberi vermişti.
-Bahçede sehpa kuruluyor, bu gece Halil le Selçuk u asacaklar!..
Koca koğuş bir anda depreme uğramış gibi sarsılmıştı. Önce ürkütücü bir sessizlik ve şok hali yaşanmış, sonra çaresizlik içinde ne yapacağımızı şaşırmış vaziyette sağa sola koşturmuştuk. Bu koşuşturma, ölüm korkusunun veya panik halinin bir neticesi değil, çaresizlik, onlara ulaşamamak ve bu zor saatlerde onları teselli edememektendi...
Acaba kararı radyodan duyunca ne demiş, ne yapmışlardı? Bütün bir koğuş tek yürek olmuş onları düşünüyor, onlarla ölümü paylaşıyorduk. Haberi aldıktan birkaç dakika sonra, mahkumları toplayarak kısa bir konuşma yaptım. Kuran bilenlere cüzleri dağıtarak, sabaha kadar Kuran okumalarını söyledim.
Yapacağımız tek şey vardı: Dua ve Kuran la onlara ulaşmak. Saat 24.00 e kadar iki hatim indirdik. Saat 21.00 den itibaren de her yarım saatte bir koğuş penceresine çıkarak sela okumaya, Peygamber Efendimize salat-ü selam getirmeye başladım. Koğuş penceresinden yükselen sesimin onların hücrelerine kadar girdiğine inanıyor, salat-ü selamları da o duygularla okuyordum...
Cezaevlerinde idamların infazı 01.00 de olurdu. Son defa sela okumak üzere pencereye çıktım. Halil in mahkeme salonunda söyledigi sözler aklıma geldi...
Yağmurun hafif çiselediği bir gecede asılmak isterim.
Elimi koğuş parmaklıklarından dışarıya uzattım, avucumu göğe doğru açtığımda aman Allahım bir yağmur Halil in duasına icabet edercesine çiseliyordu. Kendi kendime:
- Ah Halil im! O gün Rabbimizden güneşleri yağdırmasını isteseydin, Rabbim o güneşleri bile yağdırırdı diye mırıldandım. Koğuş lal olmuş, göklerle birlikte Halil ve Selçuka ağlıyordu...
Yorgun bir geceden sonra gardiyanların, müdür çağırıyor demelerine uyandım. Müdür üç kişiyi odasına çağırmıştı. Halil in asılmadan önce her birimize ayrı ayrı yazarak bıraktığı hediye ve emanetleri bize teslim etti.
Hediyelerinden birini bana bırakmıştı. Gümüş yüzüğünü Murat Sancar isimli bir arkadaşa, eşyalarını da dağıtılmak üzere Salih Cerit e bırakmıştı. Eşyalarını alarak koğuşa geldik. Halil ve Selçuk un son anlarında yazdıkları mektup bizi rahatlatmış, ölüme metanetli gittikleri konusundaki kanaatlerimizi pekiştirmişti.
Daha sonra mazgala gelen bazı gardiyanlar da idamı anlatarak:
- Bu gece bütün Buca ya rahmet yağdı demişlerdi.
Önce Selçuk, sonra Halil idam edilmiş, ikisi de sehpaya metanetle yürümüş, Kelime-i şehadet getirdikten sonra altlarındaki sehpa çekilmişti. İpte bir müddet salındıktan sonra sanki ilahi bir el uzanarak ikisinin de yönünü kıbleye çevirmişti. Bir gardiyan:
- Halili indirdiğimizde başındaki takke yana düşmüş, hafif yatmıştı, biz böyle bir şey görmedik, diyorlardı. İnfazda bulunan Buca Muradiye imamı ise:
-Bana hiç evliya gördün mü, diyen soranlara, Evet... Halil le Selçuku gördüm" diyeceğim...demişti
Halil in bize emanet ettiği eşyalar, koğuş başkanı olduğum için bana teslim edildi. Hepsini tek tek inceledim. Özel eşyalarını ayırdım. Notlarını okudum. Notlar daha çok kılınan kaza namazları ile tutulan oruçların listesiydi. Ayrıca, ölümle ilgili ayet ve hadisler, bir yığın ilmihal bilgisiyle ilgili notlar vardı. Eşyalar arasında gazete kağıdına sarılmış küçük bir paket dikkatimi çekti. Çorap veya iç çamaşırı sanmıştım. Açtım ve baktım ki: Etrafı oyalı yeşil bir baş örtüsü. O an nasıl duygulandığımı, gözyaşlarımın nasıl boşaldığını anlatamam. Bütün koğuş ağlıyordu.
Rahmetli Halil tutuklanmadan kısa bir süre önce evlenmiş, murat alamadan hapishane köşelerine düşmüştü. İhtimal ki, iki buçuk yıl kaldığı ölüm hücresinde eşinin bu başörtüsü onun dert ortağı olmuştu.
Dağıtılabilir eşyalarını dağıttıktan sonra, kalanları postayla babasına gönderdik. Halil in babası çok dindar, çok mütevekkil bir adamdı. Annesi de öyle. Çok sonraları, tahliye olunca evlerine ziyaret ettiğimde bu aileden böyle bir kahramanın niçin çıktığını anlamıştım.
Eşyaları gönderdikten sonra takriben iki hafta sonra Halil in babasından hepimizi ürperten bir mektup geldi. Şöyle yazmıştı:
Halil in annesi; oğlum şehit oldu mu? Olmadı mı? diye çok üzülüyordu. Bir gece rüyasında kendini cennette görüyor. Bütün sahabiler toplanmışlar, Hz. Peygamberi bekliyorlar. Halil in annesi, hanım sahabilerden birine yaklaşıp soruyor:
- Bugün burada ne var ki böyle toplanmış bekliyorsunuz! Hanım sahabi cevap veriyor:
- Bilmiyor musun, bugün burada şehit Halil Esendağ ın düğünü var. Nikahını Hz. Peygamber kılacak, onun için bekliyoruz.
Bu rüyayı kim okusa gözyaşlarını tutamamış mescide kapanıp ağlamış
Gerçekten etkileyici bir hikaye ülküdaşlarım okurken ağladım lütfen bu hikayeyi okuyan ülküdaşlarım şehitllerimiz için Yasin-i Şerif okusunlar.
Allaha emanet olun.
_________________ Şakağımdaki kansa o benim gülüşümdür,namertçe sürünmektense erkekçe ölüşümdür.
Ülküdasım bu hikayeyi bizimle paylastığın için cok tesekurederim.Allah
Halil ve selcuk abilerimize ve bu vatan için canını seve seve vermiş tüm ülkücü sehitlerimizin mekanını cennet eylesin.Malesef bir dönem bu cumhuriyetin yetiştirmiş en iyi vatan sever insanları bir oyuna kurban edilerek idam edildi.Aslında idam edilen onlar değil devletin ta kendisi oldu.Onlar yaşasa idi sizce bu kadar serefsize meydanı bırakırmıydılar.
VATAN ÜLKÜCÜ SEHİTLERİNE ,BUGÜN ESKİSİNDEN DAHA COK MUHTAC?
bu mektubun cevabına muhattab olamayacak kadar aciz olduğunu bildiğim bu kelimeler Yüce Allah(acze ve celle) ın,iki cihan güneşi varlığın yaratılış sebebi Resulullah (a.s.) efendimizin,tüm Allah dostlarının, Halil ve Selçuk şehitlerimizin ruhlarıyla birlikte tüm şehitlerimizin önünde yemin manası taşısın!
YARABBİ
DAVAMIZ SON DAMLA KANA KADAR!TEK DİN TEK DEVLET OLANA KADAR!
ALLAH(CC) IN İSMİNİ YÜCELTME VE TANITMA DAVASISIR!
ÖNKUZULAR HALİLLER PEHLİVANOĞULLARI... NASIL Kİ HZÇ HAMZA NIN AŞKINA MAZHAR OLUP SANA YÜRÜDÜLERSE SENDE BİZLERİ ONLARA LAYIK KIL YARABBİ!
İLAHİ!
HABİBİN AHİR ZAMAN MÜMİNLERİNE BENİ GÖRMEDEN BANA İNANAN KARDEŞLERİM VAR YA DİYE HİTAP BUYURMUŞ BİZLERE
SEN BİZLERİ HABİBİN VE RASULUN OLAN HZ. MUHAMMED(SAV) EFENDİMİZE LAYIK KIL!
BU ALLAH DAVASINDAN DÖNECEK OLURSAK,SATACAK OLURSAK,YILACAK OLURSAK SEN BİZİ İKİ DÜNYADA VİRAN VE HARAP EYLE!
EĞER İZNİNLE VE MERHAMETİNLE DAVAN İÇİN BİZDEN ÖNCE YAPAN ŞEHİT ABİLERİMİZ GİBİ ÖLÜMÜ ŞEHADET ŞERBETİ DİYE GÖRECEK OLURSAK SEN BİZE ONLARA VERDİĞİN GÜÇTEN DAHA FAZLASINI VER!
VE YARABBİ!
YARIN HUZUR-U İLAHİ DE BİZLERİ PEYGAMBER EFENDİMİZİN VE ŞEHİTLERİMİZİN ÖNÜNDE SORGUYA ÇEKME YARABBİ!
OLUR DA CEVAP VERMEYECEĞİMİZ İŞLER SORULDUĞUNDA ÜZÜLÜRLER DİYEREK!
BİZLERİ MAHŞER GÜNÜNE DEK MÜSLÜMANLIĞA HİZMET İLE ŞEREFLENDİR!
ŞEHİTLİKLE MÜJDELE!
VE MÜSLÜMAN TÜRK MİLLETİNİ TÜM DÜNYAYI TERBİYE EDECEK MİLLET EYLE!
YAZ KIZIM
KARAR
SANIĞIN GÖZLERİNDEKİ İNANCIN DNA SI
VE VATAN VATAN DEYİP DURDUĞU ŞEYİN KELİME MANASI
ARAŞTIRILSIN
Yaş: 24 Kayıt: Jul 01, 2007 Mesajlar: 17 Şehir: ANKARA
Seviye : 2
G.M.:
0 / 30
0%
T.M.:
14 / 14
100%
S.Y.S:
7 / 8
87%
Durum:
Tarih: 05.06.2010 21:40 Mesaj konusu:
Bir söz hatırlıyorum, " Unutmak İnsanın Fıtratında Vardır" O zaman problem bende Ben Unutamıyorum! Buda "Unutmanın Tükenmek" olduğuna inandığımdan olsa gerek...Kavganız kavgamız, sevdanız sevdamızdır! Ruhlarınız şad, Mekanınız cennet, nebiler nebisi güzel Peygamberimiz (s.a.v.) komşunuz ve sırdaşınız olsun!
Bu forumda yeni konular açamazsınız Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız